Aralık 12, 2006

Yalnızlık Korkusu

Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana;
Bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
Kendine gel de düşün, içine iyi bak;
Ben senim, sen ben; arayıp durma boşuna!
Ömer Hayyam (Sabahattin Eyüboğlu, 29)

Nedir aradığım? Önce bunu sormalı kişi kendine; sadece aramak olmamalı yapılan, ki kişi bazen aradığının bile farkında değildir, kendince önüne çıkanı yaşadığını sanmaktadır. İçinde koca bir özlemle doğar insan, ömrü boyunca da bu özlemin peşinden koşar aslında, belki bilir belki de hiç bilmez, bilse bile çoğu zaman bildiğini sandığı gölgeden ibarettir.. aslı perdenin ardında saklı. Bu özlemdir arayış içinde sürüklenmeye açılan kapının anahtarı. Ya peki perde ne ola ki insanı böylesine apaçık bir gerçek karşısında aciz bırakabilecek kadar kalın ve güçlü olsun?
Önce anahtardan başlamalı..

Başıboş bir divane midir insan? Hiç bilmediği, yabancı bir yerde açıverir gözünü birden.. nereden ve neden geldiğini bilmeden.. sudan çıkmış balık misali! Kimi hiçbir şey olmamış gibi, sanki hep buradaymış gibi yaşar gider. Kimi öylesine yabancı hisseder ki ayak uyduramaz, savrulur gider. Kimi de yanıt aramak için bir şeylerin peşine takılır gider. Aslında ‘aidiyet’ yatar hepsinin ardında. Kimi buraya ait hisseder kendini, kimi ötede bir şeylere.. ve hatta kimi de başka şehirlerde bulabileceğini sanır, ah bir kaçıp gidebilse! Özlemin kapağını açıp içine bakmak varken, yükler sırtına, daha fazla çaba ve acı ile deneyim denizlerinde boğulur, ah bir cesareti olsa bakmaya! Ayakta kalabilmek için tutunacak bir dal arar durur ve bu dalı “yalnızlık korkusu” besler, o da ne kurur ne de yorulur.

Kendini bütünlemek içindir oysa bütün çabası, bunun için çırpınır tüm hayatı boyunca.. ama yanlış yerlerde, yanlış kişilerde, başkalarında arar! Bir ilişkiden diğerine atlar, yüreği nice yanar. Öyle büyük bir yüktür ki ilişkilerin sırtına vurulan, er ya da geç ezilir kendinden büyük beklentilerin altında; “beni tamamla” der karşısındakine insan ama böylesine ilahi bir isteğin karşısında fani ne etsin? Yetmez eli, kolu, bacağı kısa kalır bir zaman sonra, sonsuzluğu nasıl doldursun, kaplasın sınırlı ve geçici olan? Sonsuzluk içimizde.. dışarıdaki her şey ise bir aynadan, gölgeden ibaret.

“Bir aşk ki olgun mu olgun; bir gönül alan sevgili ki güzel mi güzel. Ama bundan daha şaşılacak bir hâl olabilir mi ki, arı-duru su önümde akmada, bense susuzum.”
Mevlâna (Rubailer)

***

Bedenini, eşyaları, ve dahi başkalarını böylesine sahiplenen insan, neden hayatının kontrolünü de sahiplenmez? Neden anlamak istemez iyi kötü başına gelen her şeyin sebebinin kendisi olduğunu? Başkalarını suçlar, kimseyi bulamazsa Tanrı’yı suçlar.. ya bilseydi, tanısaydı Kendini ve Tanrı’yı, bir sözü kalmazdı isyana bürünebilecek.

***Bir bilmecedir şu hayat, sorusu da tek, cevabı da.. soru da sensin, cevap da..

Kasım 11, 2006

“Zavallı Ben”den “Üstat Ben”e..

İlk Adım

“Ben öyle hissediyorum diye mi bana öyle geliyor bilmem ama her şey değişiyor sanki.. insanlar değişiyor.. inançlar değişiyor.. insanların hayattan beklentileri değişiyor.. korkular yerini meraka bırakıp sınırların ötesine ulaşıyor.. sorgulanmayan sorgulanıyor, öğretilen gerçeklerin ördüğü duvarlar yıkılıyor.. kapalı kapılar ardında konuşulan her şey su yüzüne çıkıyor.

Bir şeyler oluyor..
Ve ben bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi..
Sanki hiçbir şey çocukluğumuzdaki gibi değil, peki bu hep böyle miydi yoksa gerçekten farklı bir zamanda mı yaşıyoruz? Bazen freni patlamış külüstür bir arabanın içinde uçurumdan aşağı yuvarlanıyormuşum gibi hissetmek de neyin nesi? Bazen de sanki her şey yüksek bir gücün kontrolü altındaymış gibi, öylesine mucize kokuyor! Sağanak yağmurda son hız çalışan sileceklerin arasından görmeye çalıştıklarımdan ibaret olabilir mi bu hayat yolu, o zaman belki de çoktan çıkmış da olabilirim yoldan? Önümü göremiyorum. Hay Allah, bu yağmur da nereden çıktı şimdi? Bu ülkede ne doğru ki, yollar karanlık, ışık yok! Her yer karanlık! Kim var orada? Hayatımı kim yönetiyor?”

Feleğin çemberine takılmış oradan oraya fırıldak misali döne döne savrulduğunu sanan insan! Başına gelen her felakette kendine acımaktan ötesini yapamayan, birilerinin gelip elinden tutmasını bekleyen, neden ben diye göz yaşlarına boğulmanın ötesine adım atıp cevabı aramaktan ölesiye korkan insan! Tüm sorunları için – kafasının içinde debelenen düşüncelerine bakmaksızın - başkalarını sorumlu tutan, kendininki ile yüzleşmekten korkup da başkalarının hayatlarına burnunu sokan, bir çemberin içinde aynı konuyu farklı senaryo ve oyuncularla oynadığının farkına varamadan dönüp duran, tüm hayatı boyunca ödül avcısı günahtan kaçarken sevap toplamak için durduğu her defasında o canavara yakalanıp ettiği tövbelere neden bir türlü sadık kalamadığını anlamasa da bir şekilde yolun sonunda topladığı ‘bonus’larla ödüllendirileceğine inanan insan! Sen ne de muhteşem bir varlıksın!

İşte sana yol tarifi..
Dışarıdaki seslerin hayatına ettiği müdahalelerden kaçıp tüm pencereleri sıkıca kapatırsın.. bir an durup içeride kimin konuştuğunu dinlersin.. farklı sesleri ayırt etmeye başlarsın.. Nefs’ten geleni, kendini ve davranışlarını gözlemleyerek tanır, bilir, fark edersin.. bir dahaki sefere, olaylar karşısında kontrolü ona bırakmamak için çabalarsın.. tüm cızırtıların ortasında sakin, saf, duru bir ses duymaya başlarsın.. işte sisler kalkıyor ve kapı açılıyor.. ardında engin bir deniz.. asıl yolculuk şimdi başlıyor.. öncesi bilet kuyruğunda beklemekten ibaretti.. ötesi ise zor ama muhteşem bir yolculuk.. ve sadece mucizelere gebe.